Paralel Evren 1

Hala bankaya çalışıyorum. Kış, pazar, saat gece 11’e yaklaşıyor ve ben yine birazdan kalkacak servisi bekliyorum. Kapı açık olduğundan gelen iç titremesi gitmek bilmiyor. Üsküdar’a gideceğiz ama daha ta Gebze’deyiz. Şimdiden soğuk yatağımın hayalini kuruyorum. Soğuk çünkü evde kombi yanmıyor.  Sabah 6:15’te uyanacağımı biliyorum; bundan kaçmıyorum çünkü eve gece gelip gün doğmadan yola çıkmaya alışalı çok oldu. Etrafımdaki hemen herkes gibi artık tuttuk bir yol yapacak bir şey yok diyerek yaşamıyorum. Hayatımı kazanmak için benden beklenenleri yapmayı öğrendiğimden beri  düzlükteyim. Yokuş olmayınca ardında ne var diye merak ederek yol almak da bitiyor. Merak etmediğin yolda gitmek keyif vermiyor. Keyif vermeyen şeyleri yapmayı sevmiyorum. Sevmediğim şeyleri yaptığımda sinirleniyorum. Ben hayatımı sevmediğim şeyleri yapmamak üzerine kurmadım mı bu ne şimdi diyorum kendime. Sonra teselli ediyorum kendimi unutma ki özgürlük kazanılan, satın alınan bir şeydir. O yüzden sabrediyorum ama öyle kendimi affederek değil çünkü kazanmanın daha güzel yolları olmalı diye düşünüyorum. Ama ben fırsatları kovalamayan adam değilimdir o yüzden bu şimdilik eldekilerin en iyisidir diyorum. Yani dürüstçe ve kimseyi yarı yolda bırakmadan yapılması gerekeneri yapıyorumdur. Özgürlük en kutsal hedefse de oraya değerlerime duyduğum saygıyı ve sadakati kaybetmeden varmak gerekli diye düşünüyorum. Ben bencilimdir ama olsun da nasıl olursa olsuncu değilimdir. Olacaksa yoluna yordamına göre olsuncuyumdur. Asla köstek olarak yeneyimci değilimdir. Hatta yarışmayı reddedenimdir. Boynuz tabii ki kulağı geçmelidirciyimdir. Demek birisi iyi eğitmiş ki böyle olmuş, aferin diyenimdir. Böyle demeyenlerle anlaşamam zaten onlar pistir, fesattır. Böyle demeyen emeğe saygısızdır. Emek kutsaldır. Emeğe saygı duymayandan nefret ederim. Kendini teselli etmek için ya da etraftan takdir toplamak için ya ne sebeple olursa olsun rol keserek boş yere emek harcayan, kendini hırpalayanı hor görürüm. Hani deseler karanlık taraf nasıl doğdu diye ben bunları görerek gölgelere düştüm derim. Kesin diyemem ama çok büyük ihtimal bir kaşık suda boğulan insan bu sebeple boğulmuştur ama hak etmiştir de.

Ertesi günün akşamı. Servis 18:15 yine çıkmış ama o kırmızı araba farı seli yüzünden varamamışız. Sekizde varsak şükür diyeceğiz. Şükür. Paşalimanı’nında tiyatro var ona zamanında bilet almış şimdi serin havayı içime çeke çeke gidiyorum. Normalde bunu yapamam çünkü  kısık öksürük başlıyor ama şu an öksürmüyorum. Bu akşam dahil sonraki tüm oyunları almışım. Üç kuruşun hesabını yapmıyorum. Üç kuruşun hesabını yapmamayı çok seviyorum. Sevdiğim şeylerin üç kuruşluk olması sebebiyle durup kendimle tokalaşıyorum. Bu öyle azla yetinmek değil minimalizmin doğal sonucu. Tabii bana bu üç kuruşun hesabını yapmama imkanı verdiğinden dolayı işimi seviyorum. İşimi değil de çalışmayı galiba. Canım çalışmak ve karşılığında kendine yetmek.

Kendine yetmek. Deseler enn sevdiğin insan karakterlerinden biri nedir diye o sondaki n’leri uzata uzata bir tanesi kendine yetmek derim. Dünyayı omuzlayan o kendine yeten, kendi yağında kavrulan insanlar. Benim gibi içe dönük ya da başkası gibi dışa dönük; yetsin de kendine aman o bize yeter. Bu dev sevgi kendine maddi yetenlere değil tabi. Yani kesişim tabii ki mümkün de yine de asıl o değil. Şimdi düşünüyorum da pek tanımadığımdan mıdır nedir dışadönük kendine yeten nasıl olunur tam bilmiyorum. Biz mesela ufacık, bir göz camlı odada aylarca kendi halimizde yaşayabiliyoruz ve nerde bu millet demiyoruz çünkü çok millet canlısı değiliz. Millet bize mikroplu gibi davranıyor. Hıy çekingen asosyal falan diyor. Halbuki ben anlatamıyorum: 3 gün üst üste milletle gezmeye çıksam depresyon eşiğine geliyorum. Yalnız kalmayı seviyorum diyorum sevemezsin diyor millet. Muhtacım diyorum saçmalama diyor. Ne zor anlatamam. Belki de siz anlayamıyorsunuzdur be millet.