Dünden ve yarından bugüne

Önce bugünden bir yıl kadar sonraya bakmalıyım. Neden çünkü normal şartlar altında eylülde mezun oluyorum. Gerçi asistanım ama aynı zamanda sümüklü bir öğrenciyim. Aslında dersim de kalmadı. Olsun ben yine de öğrenciyim.

Ne olacak bir yıl sonra diye düşünmeye başlamadan önce şu an abartısız 15 saat bilgisayar başında problem çözmeye çalıştığım günün sarktığı gecenin bir yarısında olduğumu not düşmeliyim. Düştüğüm notları çok seviyorum çünkü bana bu yazıyı yazmaya teşvik eden olay tam da geçen gece gerçekleşti. Twitter’ı bir zamanlar cümleten akıl fikir paylaşıp şakalaştığımız zamanlarda ne güzel ki ben hep sevdiğim, keşfettiğim şarkıları da paylaşmışım. Geçen gece bilgisayardan twitter’a girip 2012’den itibaren paylaştığım medyaya baktım da hey gidi be dedim. Aklımı kurcalayan bir şarkıyı buldum ya eski dosta kavuşmuş gibi sevindim. Şarkı şu:

Gezinirken de kullanış biçimimden memnun oldum. Ruh haline göre şarkılar paylaşmak bence en güzel şey. Yalnız buraya yazma sebebime geliyorum oradakilerin erişimi yıllar geçtikçe sığlaşıyor. Diğer şey de 140 karakter kısıtı. Hiç değilse birbiriyle ilişkili örüntülü şeyler yazmış olmak istiyorum. Millet flood adı altında zincirleme tweet yağdırıyor da bu zamanda kimse kimsenin ne düşündüğünü umursadığını sanmıyorum. Yazanlar umursanmak istiyor tabii de sorsan öyle demezler elbet. Kendime not olarak yazıyorum diyor vatandaş ama biri ne oldu hayırdır desin diye de can atıyor çaktırmadan. İnsanca şeyler bunlar tabii ki böyle olacak. Benim bakış açım şöyle: yüz yüzeyken bile karşımızdaki dediğimizi dinlemiyor, aval aval bakıyorken kim ciddiye alıp da okuyacak ki? Meraktan stalk eylemine girişen olabilir belki ama çok seyrek buluyorum. Yani şöyle stalk seyrek değil de kullanımı çok seyrek. O sosyal medyada paylaşılan şeyler biraz da “bak ben böyleyim” demek için ya hani; tanışma tercihinde etkili olabilir ya da bir sefer sevinçle karşıladığım “ya Okan ben senin neyin var neyin yok her yerden buldum öğrendim” denmesi gibi zaman kazandıracı olabilir. Bak sen şunları şunları seviyormuşsun ben de seviyorum, denk gelmesine çok şaşırdım ne güzel tesadüf demişti de hoş sohbet olmuştu. Sırf böyle küçük ihtimaller için bile yazmayı bırakmamayı gerekli buluyorum.

Şimdi. Ne dedik? Yarından bugüne bakış. Yıllardır aynı evde, tek küçük ve güneye bakan penceresinin önüne mutlaka araba park edilmiş odada gençliğini geçirmişlikten memnun musun? Hapishanede gibi hissettiğini ama yine de gidemediğini hatırlıyorum. Sarımsı boş duvarlara bakıp kırları çiçekleri görürdün. Karnın tok, sırtın pekken işini bırakıp yıllarca fırsatını kolladığın o yüksek lisans programına girmeni hep takdir edeceğim. Diğer yandan yerdeki o kırmızılı siyahlı tozlanmış tango ayakkabılarına bakıp hasretle iç çekişlerini unutmuyorum. Ödenmesi gereken bir bedel vardı sen de ödedin. Üzülecek bir şey yok. Hem bak ne güzel piyano öğreniyorsun. Müzik öğretmeni kuzen sağolsun kolaydan zora metotları verdi ufak ufak ilerliyor daha ne olsun. Sonra malum burası kamuya açık alan, bazı şeyleri söyleyemem de özel hayat-iş ayrımını düzgünce yapmaya çalışmanın faydasını göreceksin. Tavizin bir bedeli/karşılık değeri var; diğer yandan bozulmuş dengenin de ruh sağlığına ne kadar zararlı olduğunu biliyorsun. Kendi kendine konuşurken en çok bu dengeden bahsederdin ve açıkçası şu an da durum farklı değil. Önümde pek çok seçenekle beraber ardını göremediğim olaylar silsilesi beni bekliyor. Makam merakım yokken bu insanlara arasında ne yapacağım bilemiyorum. Bunca entrikadan kendimi sakınıp nasıl enerjimi odaklayacağım gerçekten bilmiyorum. Kurumsalların bu salgınını şu an kapmamaya uğraşıyorsam da yarınlarda tedavisini bulmaya mecbur kalacağım. Bu sebeple de gözleyip eylemsizliğin doğasını anlamaya çalışıyorum. Açıkçası bir şeylerde büyük bir atılım yapacaksam bunlardan biri de bahsettiğim eylemsizliğin anlaşılması ve panzehiri üzerine olsun istiyorum. Bakalım ne çıkacak.

Günlerce evden çıkmadığım zamanlarda sanki ıssız bir adadaymışım gibi zaman algımı kaybettiğimi düşünüyorum. Yaptıklarım ne kadar önceydi, şimdi onun ne kadar sonrası gibi hatırlamaya çalışırken bazen buradaki gibi oluyor. Ne kadar önce olduğunu hatırlamadığım geçmişime laf anlatıyorum, yarınıma telkinlerde bulunuyorum. Diğer içe dönükler neler yapıyor acaba?

Paralel Evren 2

Bu şarkıyı çalmadan ölmeyeceğim:

İki kişi Yunanistan’dayız. Sırtımızda çantamız otostop yapmaya çalışıyoruz. Bu yıl da eylül müthiş sıcak olduğundan üzerimizden su süzülüyor. Geçen sefer gittiğimiz kamp alanını konuşuyoruz. Yine karavanla gelmiş yaşlı Fransız amcalar komşumuz olur mu diye düşünüyoruz. O zamanlar kendi yaşlılığımızı hayal etmiştik. Biz de bundan 60 yıl sonra bisikletimizle diğer yaşlıları da alıp sabah gezintisine çıkacak mıyız demiştik. Biz çadırda kalıyorduk, etraf ormandı, kuşlar cıvıl cıvıldı. Üç kuruş paramız vardı ama fazlasında gözümüz yoktu. Sahip olduklarımız güzeldi ve yeterliydi. Meraklıydık, mutluyduk.

Şimdi düşünüyorum neyi farklı yapabiliriz diye. İlk akla gelen o Selanik’e trenle gidemeyişimiz. Ne ilginçti; internetten saatlere bakıyoruz ve koca tren dolmaz herhalde deyip yola düşüyoruz. Sonra gara bir geliyoruz, gişede diyorlar ki bilet yok. Şaşkınlığımız bir yana otobüs hem pahalı hem de keyifsizdi ama ne yapalım. Trenle ne güzel tıngır mıngır gidecektik. Sonra ben keriz gibi kulaklığımı bagajdaki çantamda unutmamış olacaktım. Böylece bütün yol Pakistan’dan gelen mültecilerin telefonlarından son ses açtıkları müziği saatlerce dinlemek zorunda kalmayacaktım.

Hala yürüyoruz. Enez’de geceleri sahilde biracık yaparken baktığımız yerdeyiz. Orada acaba neler oluyor dediğimiz yerdeyiz. Telefon çalmıyor. Kimse iş sormuyor. Usul usul savruluyoruz ve nereye olduğunu merak etmiyoruz. Konuşma ihtiyacı da duymuyoruz. Mesela geçen sefer gezip görmüştük, komik şekilde civarın en ucuz yerlerine denk gelmiş oralarda yemiş içmişiz ama ne eksik hatırlıyorum. İletişim eksikti. Çevreyle iletişim kurmayınca insan yer kaplamaz ya biz de öyleydik. Mesela bir çayırda olsan, oradan geçen kuzuyu sevsen doğanın parçası olursun ama biz ticari ilişkiden öte gidemedik. Normal şartlarda hayalet gibi yaşamayı tercih eden ben, orada ait olma ihtiyacı duymuşluğumu hatırlıyorum. Hani keşke couchsurfing işine falan girseydik dedim. Şarabımızı paylaşırdık, beraber yakınırdık en olmadı mangal yapar keyif çatardık.

Henüz erken. Derin nefes çekip kendime geliyorum. Gölgesinde yürüdüğümüz ağaçlar inceden hışırdıyor. Göz göze geliyoruz.

 

 

Paralel Evren 1

Hala bankaya çalışıyorum. Kış, pazar, saat gece 11’e yaklaşıyor ve ben yine birazdan kalkacak servisi bekliyorum. Kapı açık olduğundan gelen iç titremesi gitmek bilmiyor. Üsküdar’a gideceğiz ama daha ta Gebze’deyiz. Şimdiden soğuk yatağımın hayalini kuruyorum. Soğuk çünkü evde kombi yanmıyor.  Sabah 6:15’te uyanacağımı biliyorum; bundan kaçmıyorum çünkü eve gece gelip gün doğmadan yola çıkmaya alışalı çok oldu. Etrafımdaki hemen herkes gibi artık tuttuk bir yol yapacak bir şey yok diyerek yaşamıyorum. Hayatımı kazanmak için benden beklenenleri yapmayı öğrendiğimden beri  düzlükteyim. Yokuş olmayınca ardında ne var diye merak ederek yol almak da bitiyor. Merak etmediğin yolda gitmek keyif vermiyor. Keyif vermeyen şeyleri yapmayı sevmiyorum. Sevmediğim şeyleri yaptığımda sinirleniyorum. Ben hayatımı sevmediğim şeyleri yapmamak üzerine kurmadım mı bu ne şimdi diyorum kendime. Sonra teselli ediyorum kendimi unutma ki özgürlük kazanılan, satın alınan bir şeydir. O yüzden sabrediyorum ama öyle kendimi affederek değil çünkü kazanmanın daha güzel yolları olmalı diye düşünüyorum. Ama ben fırsatları kovalamayan adam değilimdir o yüzden bu şimdilik eldekilerin en iyisidir diyorum. Yani dürüstçe ve kimseyi yarı yolda bırakmadan yapılması gerekeneri yapıyorumdur. Özgürlük en kutsal hedefse de oraya değerlerime duyduğum saygıyı ve sadakati kaybetmeden varmak gerekli diye düşünüyorum. Ben bencilimdir ama olsun da nasıl olursa olsuncu değilimdir. Olacaksa yoluna yordamına göre olsuncuyumdur. Asla köstek olarak yeneyimci değilimdir. Hatta yarışmayı reddedenimdir. Boynuz tabii ki kulağı geçmelidirciyimdir. Demek birisi iyi eğitmiş ki böyle olmuş, aferin diyenimdir. Böyle demeyenlerle anlaşamam zaten onlar pistir, fesattır. Böyle demeyen emeğe saygısızdır. Emek kutsaldır. Emeğe saygı duymayandan nefret ederim. Kendini teselli etmek için ya da etraftan takdir toplamak için ya ne sebeple olursa olsun rol keserek boş yere emek harcayan, kendini hırpalayanı hor görürüm. Hani deseler karanlık taraf nasıl doğdu diye ben bunları görerek gölgelere düştüm derim. Kesin diyemem ama çok büyük ihtimal bir kaşık suda boğulan insan bu sebeple boğulmuştur ama hak etmiştir de.

Ertesi günün akşamı. Servis 18:15 yine çıkmış ama o kırmızı araba farı seli yüzünden varamamışız. Sekizde varsak şükür diyeceğiz. Şükür. Paşalimanı’nında tiyatro var ona zamanında bilet almış şimdi serin havayı içime çeke çeke gidiyorum. Normalde bunu yapamam çünkü  kısık öksürük başlıyor ama şu an öksürmüyorum. Bu akşam dahil sonraki tüm oyunları almışım. Üç kuruşun hesabını yapmıyorum. Üç kuruşun hesabını yapmamayı çok seviyorum. Sevdiğim şeylerin üç kuruşluk olması sebebiyle durup kendimle tokalaşıyorum. Bu öyle azla yetinmek değil minimalizmin doğal sonucu. Tabii bana bu üç kuruşun hesabını yapmama imkanı verdiğinden dolayı işimi seviyorum. İşimi değil de çalışmayı galiba. Canım çalışmak ve karşılığında kendine yetmek.

Kendine yetmek. Deseler enn sevdiğin insan karakterlerinden biri nedir diye o sondaki n’leri uzata uzata bir tanesi kendine yetmek derim. Dünyayı omuzlayan o kendine yeten, kendi yağında kavrulan insanlar. Benim gibi içe dönük ya da başkası gibi dışa dönük; yetsin de kendine aman o bize yeter. Bu dev sevgi kendine maddi yetenlere değil tabi. Yani kesişim tabii ki mümkün de yine de asıl o değil. Şimdi düşünüyorum da pek tanımadığımdan mıdır nedir dışadönük kendine yeten nasıl olunur tam bilmiyorum. Biz mesela ufacık, bir göz camlı odada aylarca kendi halimizde yaşayabiliyoruz ve nerde bu millet demiyoruz çünkü çok millet canlısı değiliz. Millet bize mikroplu gibi davranıyor. Hıy çekingen asosyal falan diyor. Halbuki ben anlatamıyorum: 3 gün üst üste milletle gezmeye çıksam depresyon eşiğine geliyorum. Yalnız kalmayı seviyorum diyorum sevemezsin diyor millet. Muhtacım diyorum saçmalama diyor. Ne zor anlatamam. Belki de siz anlayamıyorsunuzdur be millet.

Saatleri ayarlama enstitüsü, Alıntılar

Halit Ayarcı: “Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? Bir şey değiştirir mi bu? Bilâkis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışıp kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek… Yani bozguncu olmak… Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim.

 

Yeni adam realizmi başkadır. Elinde bulunan bu mal, bu nesne ile ve onun bu vasıflarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual. “

 

Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.”

Hürriyet bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.”

Galiba semtin en iyi saatçisiydi. Fakat bir meslek adamından ziyade, işin zevkinde bir keyif ehli gibi çalışırdı.”

 

Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!”

 

Dinlemesini biliyorsun, ki bu mühim bir meziyettir. Hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır.”

 

Dudaklarının kenarında insan zaaflarıyla alay eden anlaşılmaz bir gülümseme.”

 

O büyük bir ruh ve idealistti. Hayatta ‘hep’i elde etmek için ‘hiç’in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti.”

 

İçimde, kendi mazim olsa bile o günlere karşı katılaşmış bir taraf var.”

 

Bazen aynaya baktığımda, kendi çehremde onlardan birini tanır gibi oluyorum.”

 

Belki de şahsiyet dediğimiz bu, yani hafıza ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbirleriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.”

 

Modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder.”

 

Vâkıa meslek, iş, kazanç düşünmüyordum. Fakat gün ve zaman denen bir şey vardı ortada. Onu harcamak lazımdı.”

 

Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlerini affettiren daima öbür hadiselerdir.”

 

Tarihin kaydettiği meydan muharebelerini kazanan hiçbir kumandan şüphesiz kapısının önüne tabuttan indirilen bu kadın kadar soğukkanlı ve heybetli olamazdı.”

 

Yüzü muşamba gibi sararmış, bütün vücudu ile titriyordu.”

 

Başkalarının halini, tavırlarını görmek, onlar üzerine düşünmek, bana kendi vaziyetimi daima unuttururdu.”

 

Herkes hayatının bir devrinde şu veya bu şekilde talihin şuuruna erer.”

 

Hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masaldı.”

 

Hâl yoltur, mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz. Aristidi Efendi bu tecrübelere başladığı anda âkıbetini hazırlamıştı. Ölümü kendisine hazırdı. Bunu bilmiş olmasına niçin hayret ediyorsunuz?”

 

Hiçbir şeyin üzerinde duramayan, ancak zaruri bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı.”

 

Birdenbire ayağa kalkar, tıpkı mutlak boşluğun karşısına dünyayı yaratmak iradesiyle dikilen bir tanrı gibi karşıma geçer, yokluktan her şeyi çekecek büyük ve sihirli kelimeyi tekrar ederdi:

-İrade… derdi. Anladınız ya! İrade… Her şey bu kelimededir.”

 

Masallarda dikkat etmediniz mi? Hep kaybolurlar… Kaybolmak, yani ölmek, sonra tekrar dirilmek… Bir kompleksten kurtulmak için bundan emin çare yoktur.”

 

“Garip bir sessizlik vardı. Koca bina, her şeyi inkâr eden bu sessizliğin içinde, ölü bir suda çalkalanan bir gemi enkazı gibi sessiz sedasız yüzüyordu.”

 

“Gülüşü bana kaybettiğimi sandığım her şeyi bir lahzada iade etti.”

 

Hepsi hayallerinde büsbütün başka alemlerde yaşıyor. Topluluk halinde rüya görüyorlar.”

 

Araya menfaatlerimiz girmeyince hadiseleri elbette başka türlü, daha realist bir gözle görmeye, hakikaten uygun şekilde anlamaya ve yorumlamaya başlarız.”

 

Ölmüş olmasının tek güzel yanı, bir daha ölemeyecek veya hastalanamayacak olmasıydı.”

 

Artık hiçbir şeye inanamıyordum. Fakat korkmuyordum da. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. Artık hürdüm.”

 

Kendimi aynada her şeyden istifa etmiş gördüm.”

 

Yüzüne bakmadıkları gün mevcut olmayan biçarenin biri.”

 

Adamcağız mahcubiyetinden omuzlarının arasında âdeta kaybolmuştu.”

 

… yaptığı bu canlılık ve irade mukayesesinde, kendisini mağlup gördüğü için horozu dövüşte yenilmiş bir mahalle delikanlısı gibi üzülüyor, pis pis düşünüyordu.”

 

Bir yalan olsalar bile mevcuttular.”

 

“Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.”

 

En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.”

 

Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer… Ben zamana, kendi zamanıma çelme takmakla yaşıyordum.”

 

Hiçbir saray aynası onun sırtı kadar güzel olamazdı, kolları ay ışığında gümüş ırmaklar gibi akıyordu.”

 

““Çok yoruldunuz Hayri Bey. Bugünkü lütfunuzu hiç unutmam!” diyerek yorgunluğumu tazeledi.”

 

Otomobil yerlerinden söktüğü ağaçları tepemizden ata ata gidiyor. Her şeyde bir çocuk saçı yumuşaklığı var.”

 

Telefonda Cemal Bey’in sesi, çişi gelmiş çocuklar gibi iki ayağının üzerinde sallanıyor…

-Baş üstüne beyefendi.

Ve üstümü kirletir korkusuyla hemen telefonu kapatıyorum.”

 

Bir kahkaha daha. Bu kahkahayı da götürmeliyim. Fakat bunu nereye asarım?”

 

Kainat lahana gibi, yaprak yaprak, kat kat.”

 

Rakı, kadehimde mermer bir saray birdenbire çökmüş gibi değişti, tortulandı.”

 

Vâkıa bunlar bir günde olmadı. Hatta çok güçlükle ve adım adım oldu. Hatta çok defa bana rağmen oldu. Fakat oldu.”

 

Yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok adî bir kumaşı yokluyormuş gibi hareket yaptı.”

 

Bu, istediğine erişme sevinciyle kaybetme korkusunun beraberce vücuda getirdikleri acayip, karışık, sevinçle ve korkuyla dolu bir devirdi.”

 

Bir işim vardı ama yapacağım iş yoktu.”

 

O zamana kadar hademe denen bir mahlûkun hayatının şartlarına göre ayrı bir cennet tasavvuru olabileceğini düşünmemiştim. Fakat saadet telakkimiz niçin hayat şartlarımıza göre olmasın?”

 

Ömrümde ilk defa bir başkasının saadetiyle mesut olan bir adam gördüm.”

 

Nermin Hanım’ın yüzü ilk bayramlığını giymiş bir kız çocuğu gibi kıpkırmızıydı.”

 

“İlk uçuşunu yapan kırlangıç gibi korka korka lafa karıştım.”

 

Nermin Hanım bunu bu tarzda düşünmeyebilirdi. Amma düşünmüş. Madem ki düşünmüş, o hâlde bir sebebi vardır. Bu sebebi sabahleyin kendisine sordum. Bilmiyorum, içimden öyle geldi cevabını verdi. Demek ki içinden gelmiş. İçten gelen her şey doğrudur.”

 

Saymak bizi daima aldatır. Gülünç ve eksik neticelere götürür. Zaten herhangi bir şeyi saymanın imkânı yoktur. İnsan tek bir hâl olsa istatistik denen şeye inanırım. İnsan karışıktır, durmadan değişir. O halde niye bu yorucu işe girmeli?”

 

-Ne iş görür?

-Henüz hiçbir iş görmedi şimdiye kadar…

-Tamam… Genç bir insan, bozulmamış kabiliyet… Kabul.”

 

Halit Bey rahat insandı. Bu para meselesi filân değildi. Alelâde kendine güvenme hissi de değildi. Daha başka bir şeydi. Hayatla, herhangi bir şeyle oynar gibi oynuyordu.”

 

Bütün konuşma boyunca adeta lâkayt kalmıştı. Masanın bir köşesine hafifçe yaslanmış, sakin ve alâkasız, beyhude sözlerle israf edilen zamana pek fazla fark ettirmeden acır gibi etrafına bakıyordu. Hiçbir zaman can sıkıntısı denen şeyin bu kadar asil, bu kadar üstün şeklini görmemiştim. Etrafındaki konuşmanın bitmesini, birdenbire kabaran bir rüzgarın savurduğu bir toz dalgasının geçmesini bekler gibi bekliyordu.”

 

Elbette diyordu, bu kadar mühim bir iş yapılırken aleyhte de söylenecek! Mesele münakaşa edilmesidir.”

 

Binaenaleyh hayatımın her safhası bu işe hazırlıktan başka bir şey değildi.”

 

Çok acayip insansınız, diyordu. İş arkadaşlığının ne olduğunu bilmiyorsunuz. Bütün ömrünüzce yalnız yaşadığınız ne kadar belli! Hiç cemiyet hayatına alışmamışsınız! Ancak insana alışmış olanlar başkalarının hürriyetlerine karışabilir! Hem aleyhinizde yazmayacaklar, hem ölçülü şekilde methedecekler… Ne âlâ şey! Bulursanız bana da gönderin böylesini… Hayır azizim, herkesin hürriyeti var!”

 

Karıma göre en büyük kusurum da kendimi ihmal etmemdi!”

 

-Beni kepaze ediyor, deseniz daha doğru olur. Neremi anlamış? Baştan aşağı zevzeklik, herkese rezil oldum.

-Sizi ıslah ediyor, tanzim ediyor, sevebileceği şekle sokuyor. Niçin ters tarafından anlıyorsunuz? Bütün bunları da sizi sevdiği için yapıyor. Size hakiki çehrenizi veriyor.

-Baştan aşağı yalan ve hamakat!..

-Siz öyle zannedin.Herkes çıldıracak… Meselâ şu cümle: ”Ayakkabılarımı kendisi giydirir. En sevdiği şeydir!”

-Doğru dürüst ayakkabısı bile yok!

-Olmadıysa kabahat sizin! Böyle kadının kocası olan adam her şeyden evvel onun rahatını ve saadetini düşünür. Yarın yarım düzine ayakkabı alın!”

 

-İnanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir. Artık bunalmıştım.

-Bütün dediklerinizi yaptım. Bu yetişmez mi? İnanmaya ne lüzum var?

-Hiçbir şeyi yapmayın, yalnız inanın, bu bize yeter…”

 

Tarih günün emrindedir.”

 

Bazı insanlar, hakikatin ışığı kendilerinde mevcut olarak doğuyorlar.”

 

Bir hamlede yedi çocuk birden doğurmuş bir dişi kedi gibi yaptığı işten memnun, bütün uzviyetinden sevinç aka aka etrafımda dolaşıyordu.”

 

O yaşasaydı bunların hiçbiri olmazdı. Birbirine alışmış, birbirini tanıyan iki araba atı gibi hayat yükünü hep yan yana, birbirimizi gözeterek taşımak ne iyi olacaktı.”

 

Maziyi düzeltmekle, hatta güzelleştirmekle meşguldü. Neden olmasın sanki, kendimize daima yaşanacak iklim yaratmaktan başka ne yaparız? Hâl denen keskin bıçak sırtında oturmadığımıza göre…”

 

Yalan mı söylüyordu? Hayır. Sadece bugüne ait hissi maziye taşıyordu.”

 

“Bazı düşünceler benim için sadece lüks ve fazla süstür, bunu artık anlamalıyım.”

 

“Cemal Bey benim ıstırabımdı. O benim hayatımın bir tarafıydı. Gizli, her an tepmesi beklenen bir hastalık gibi bende yaşıyordu.”

 

“Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. O ancak elde etmekten hoşlanan insandı. Bir de kaybedeceğini anladığı zaman sevebilirdi.”

 

Bütün şahsiyetsizler gibi o da etrafıyla ve etrafında yaşıyordu.”

 

Felâket senelerimde beni o kadar sıkıntım içinde rahatsız etmemek dirayetini gösterenler şimdi bana hısım akraba sevgisi ve dostluk gibi yüksek insani meziyetlerin bende de bol bol mevcut olduğunu ispat edebilmem için lazım gelen fırsatı vermekte adeta göz açtırmayacak şekilde yarışa girmişlerdi.”

 

Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız.”

 

Siz tecrübe kelimesinin hakiki manasını bilmiyorsunuz. Tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirde donmuş olmak demektir. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez.”

 

-Hiç tecrübesiz olanları nereden bileceksiniz?

-Mesela hiçbir işte tecrübesi bulunmayanlar…

-İşsizliğin tecrübesini yapmış olurlar ki, daha güçtür. İdaresi hakikaten güçtür. Olmaz.”

 

Dostumuza kendisine göre bir iş bulun dedi. Çalışmaması icap eden, ataleti müessese için faydalı bir iş… O zaman mesele hallolur.”

 

Kendinden intikam alır gibi mesut ederdi.”

 

Ekrem, Nevzat Hanım’ın soluk ve sessiz tebessümünde Şehzadebaşı kahvelerinde bana uzun uzadıya anlattığı estetiğin kadınını bulduğunu zannetmişti.”

 

Yalnız şurası muhakkak ki Nevzat Hanımefendi ile ilk karşılaştığım gün, kendi kendime, işte Ekrem Bey’in ömrünün sonuna kadar sevebileceği kadın, demiştim.”

 

Onu üstün bir sanat eseri yapan bu tebessüm, … “

 

Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde… Fakat daima ödersiniz… Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.”

 

Benimle konuşurken hep o rahat yastık arayan başı gözümün önünden gitmiyordu.”

 

Oğlumu düşündüm. “Zavallı budala” diye söylendim. Zavallı budala, namuslu olacağım diye şimdi mektepte kör bir elektrik ışığı altında kim bilir neler çekiyordur… Bâri olabilse… Hiçbir tâvizat vermeden yaşayabilse. Fakat imkanı var mı?”

 

Ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeliydim. Benzemezsem yaşamak çok güçtü.”

 

-Ama bir yanlış yapabilirdim, her şey berbat olurdu.

-Yapsanız ne olurdu? Hata denen şey yoktur ki zaten… İyi anlayın! Farz edin ki hakikaten bir yanlış yaptınız! Oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. Hata denen şey, tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Bizim için değil. Biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. Hayır, Hayri Bey, hayır, yanlış yoktur ve olamaz da. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Ve insana itimattır.”

 

Bütün mesele insanoğluna yaratıcılığını vermektir. Ben tiyatroyu sevmem. Ben kendiliğinden olan şeylerin adamıyım!”

 

Aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz.”

 

Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktır. Bilselerdi, bilselerdi… Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmaya erişemezlerdi. Bilgileri buna mâni olurdu. Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle… Çünkü yaratmak yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. Siz istediğiniz kadar somurtun.”

 

Bu alemde hiçbir hesap, hiçbir bağlanma bedava değildir. Hepsi aynı fedakarlıları ister. Ve en iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir. Razı mısınız, vazgeçiyor musunuz?”

 

Hayatta uğradığımız bütün güçlükler az çok kafamıza gelen ilk fikirden bir türlü çıkamayışımız yüzünden değil midir?”

 

İş insanı güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve manasız olur olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkamıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.”

 

Artık yine ancak hastalandığımı haber alınca, yahut muayyen günlerde gelip göreceği bir adam oldum.”

 

O kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum.”

 

“Düşüncelerimizi birbirimize söylemeye ihtiyaç olmadığını, konuşmadan anlaştığımızı artık anlamanız lazım.”

 

Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile! Sonra birdenbire heyecanlanırız, bir tarafı tutarız. Bir an evvel, kâfi derecede kuvvetli olmamasına kızarız, haykırırız. Haydi!.. deriz, daha kuvvetli! Daha müthiş!.. deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz. Fakat hangimiz o esnada o adamın yerinde bulunmayı isteriz? Hiçbirimiz, değil mi? Bunlar da öyle işte… Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler. Ve bizi alkışladılar. O anda çok samimi idiler. Fakat şimdi siz, “Ringe buyurun!” deyince iş değişti. Burada kendi menfaatleri, kendi emniyetleri var!”

 

Ben bir yerde aldandım… Nerede? diye sordu.”

 

Bir varoluş sebebi

Yazım tarihi 2013

Necip Çakır’ın ekonomik düşünce tarihi dersindeyiz. Eski Yunan’dan Newton’un evreni çözme çabasına, sonra da Adam Smith’in yaratılmış kusursuz düzenli doğanın işleyişini ampirik yöntemlerle sosyal hayata aktarma çabasını anlamaya çalışıyoruz. Ardından Ricardo’nun onu eleştirisi ve ihmallerle varsayımların hesaba girişi. Marx’ın bu sistemdeki işçinin emeğine yabancılaşmasını eleştirmeleri derken 20. yüzyıla geliyoruz.
Hoca termodinamikten entalpiden, entropiden bahsediyor. Korunum yasaları geçiyor.

Maxwell’in eşitliklerinden bahsediyor. Elektromanyetik alan teorisi ve dalga teorisi derslerimi hatırlıyorum.
Hep derim, matematiğin doğayı nasıl çözdüğünü anlayıp da aşık olmamak mümkün değil diye.

Zamanında böyle düşünmüş olacaklar ki ekonomiyi matematiksel modellere boğan ve politik iktisatı araçsız bırakan bir moda patlamış o zamanlar. Şimdi de uzantılarının sürdüğünden bahsediyoruz. Çocuklar sorunlara çözüm üretemiyor ve önemli sebeplerinden biri de iktisat temeli olmayan adamların fizik, matematik veya mühendislik gibi alanlardan bu branşlarda ders vermesi diyor hoca.

Matematik modellerin rasyonel insanın fayda fonksiyonuyla uğraştığını konuşuyoruz. Davranışsal iktisat derslerimi hatırlıyorum: beynimizi çoğu zaman kullanmıyoruz, algımız dışında gelişen olaylar tarafından kolayca yönlendirilebiliyoruz. İnsan olarak kararları kendi irademizle almış olmayı seviyoruz ama bu kolayca saptırılabiliyor. Hayek bireyin isteklerini en iyi kendi bileceğini söylüyor ama bence yanılıyor. İnsanlar kendileri için neyin iyi olacağını kestiremiyor; tersinden gidersek de pişman olacağını bilse de ataleti ağır basıyor.

Bakın konuyu nereye getiriyorum: İstatistik kusurlu deniyor ve matematik modellerin beklentileri hesaba katamayacağını tekrar tekrar duyuyoruz. Ekonomide 3. yılım ve ‘beklentiler’ ile ‘eğilimler’ anladığım kadarıyla sosyal bilimlerin temelini oluşturuyor. Düşünürler yüzyıllardır bir yerde sözü bunlara bağlıyor çünkü -Necip Hoca da söyler- insanlık olarak 2 bin yıl öncesinden çok da ilerlemiş sayılmayız. Biraz da buna dayanarak beklentilerle eğilimler üzerinde yükselen bir modelden umutluyum.
Kafamda canlanan hali de ‘geribildirim ve kontrol sistemleri’ ismindeki dersimde sistemin kararlı yapıya gelmesi için yaptığımız modeller üzerindeki hesaplamalar. Düşünün ki bildiğimiz fırın için sistem geliştireceğiz. Eğer sistemin istediğimiz seviyede kararlı hale gelmesi için doğru hamleleri yapmazsak; mesela sıcaklığı 180’den 200 dereceye çektiğimizde o 250’ye zıplıyor veya 200 civarında salınım yapıyor. Arabada radyonun sesini açıyoruz ama o bir süre sonra kısılıyor. Biz de bozuldu diyoruz.

Krizler de böyle değil mi?
2008 Krizinde krediler alıp başını gitmedi mi?

Mekanikte sistemin altta çektiğim gibi tepki biçimleri olabiliyor:

ζ = 1 durumu için anlaşılması en kolay örnek bıraktığımızda usulca kapanan otomatik kapılar.

0 < ζ < 1 için de vahşi batı filmlerindeki menteşesinden salına salına kapanan kapı olur.

Mali politikaların gecikmeleri veya para politikalarının çeşitli sebeplerle başarısızlıkları yukarıdaki gibi salınımlarla temsil edilebilir. Etraftaki yazılar silinse, bir ekonomi öğrencisi tahtaya baktığında muhtemelen sürdürülebilir büyümesi aynı ve sabit kabul edilen ekonomilerin yakınsama çabasına dair bir yorumda bulunabilir.Bana, IMF’nin gelişmekte olan ülkelere farklı kurumsal yapılarına rağmen aynı çözümleri tarif etmesinin sonucunda ortaya çıkan büyümeleri hatırlatıyor.

Yani farklı durumlar elbet gelişecek, beklentiler yön değiştirecek. Sadece dinamik ve hızlı tepki veren bir sisteme ihtiyacımız var. Onu arıyorum.

Sorular

Yeniden eskiye:


– İyi bildiklerini iyi anlatamayınca ya da karşındaki bir sebeple anlamayınca sinirlenir misin?
– Büyük sözü dinler misin?
– Acil yetiştirilmesi istenen işleri yaptığında talep eden vakit yetersizliğinden bakmamışsa ne hissedersin?
– Kanatlı bir araba mı istiyorsun?
– Yazışmalarda hahaha gibisinden çok gülmeli tepkilerde cidden güler misin yoksa burnundan hafif nefes vererek en fazla inceden sırıtır mısın?
– Koşup sarıldıktan sonra penguen gibi sağa sola ağırlık aktarmayı nereden öğrendik?
– Koşup sarıldıktan sonra dönmeye başlamayı filmlerden mi öğrendik?
– Dev kahkaha atmayalı ne kadar oldu?
– Diyelim ki müzikli bir gösteridesin. Sahnedeki kişi politik kanatlardan tekine övgüde bulunurken o kanada muhalif bir izleyici de biz müzik dinlemeye geldik ne anlatıyorsun diye itiraz ediyor. Haklı mı?
– Kendine telkinler yapıyor musun sen iskemle değilsin diye diye?
– Teselliye muhtaç mısın?
– Her yaptığı işten karşılık bekleyen kişiyi dışlıyorlar ama sinsice manevi borca sokanları el üstünde tutuyorlar. Sen de böyle misin?
– Avukatların adil olma yükümlülüğü var mı?
– Eskisi kadar kitap okuyabiliyor musun?
– İnsan yavrusunun sesini inceleyip duygusunu söyleyen cihazın kedi için olanı çıkar mı?
– Evin kedisi suyu ve yemeği varken koridorda durduk yere neden bağırır?
– İnsandan soyutlanmış duyguları biliyor musun?
– Daha iyi bir karanlık taraf mümkün mü?
– Diyelim ki birisi bir sosyal medya ortamında tahminen seninle ilgili ya da seni de kapsayan bir içerik yazmış (tweet atmak gibi), inkar edeceğini bilsen bile neden doğrudan bana yazmadın der misin?
– WhatsApp’ı özel hayatının parçası görür müsün?
– WhatsApp’ın işle ilgili kullanılmasından rahatsız olur musun?
– Sözleşilen saatte gelinmemesinin cezası gelemeyeceğini haber verip vermemesine bağlar mısın?
– Çantanı akşamdan hazırlar mısın?
– Karşındaki anlamamışsa nasıl anlayamadı mı dersin nasıl anlatamadım mı?
– Çelme takıp görece önde bulunmaya çalışanlar hakkında ne düşünüyorsun?
– Kaderci misin yoksa kendime fırsat yaratmak için yanılmayı göze alıp çalışıyorumcu musun?
– Emek vermeden sahip olmaktan rahatsız olur musun?
– İnsanlı hayaller mi insansız hayaller mi?
– Hayallerin var mı?
– Ömrün boyunca dökülmüş yaprakları süpürerek geçinebilecek olsan bunu ister miydin?
– Müzik arayış mıdır kaçış mı?
– Müzik sana enstruman çalmayı mı dans etmeyi mi yoksa başka şeyleri mi düşündürür?
– Müzikle yürürken adımlarını ritme göre atar mısın?
– Müzikle mi yürürsün müziksiz mi?
– Yürüyüş yapmayı seviyor musun?
– Toplulukta sesini yükselttin mi?
– Davranışsal iktisatı hiç duydun mu?
– Bir heves alıp sonra atmaya kıyamadığın eşyaların neler?
– Sabah insanı mısın?
– 6 saat uykunun yettiğine kendini inandırabildin mi?
– Gittiğinde “hoşgeldiniz, her zamankinden mi?” dedikleri bir yerin var mı?
– Unutulmaz sanıp not almadığın fikirlerini hatırlayamayınca pişmanlık duyar mısın?
– Sabahları servise koşuyor musun?
– Seviyor musun?
– İçe dönük ve içe kapanık aynı şey mi? Bunlara mikrop bulaşmış muamelesi yapar mısın?
– “Yok ben susuz içerim” diyenlerde yapmacıklık bulur musun?
– Uykudan uyanacağımıza emin şekilde uyumamız ne büyük umut değil mi?
– Mutluluk sürekli olabilir mi yoksa damla çikolatalı kurabiye gibi arada sırada mı denk gelir?
– İnsanların isimleriyle yüzlerini eşleştirmede tuhaf şekilde başarılıymışız biliyor muydun?
– Düdüklü tencereden çıkan buhara kaşığın içini tuttun mu?
– Buhardan sıvı faza geçişe ne deniyor?
– Sıcaklıkla ısının arasında ne fark var biliyor musun?
– İdeal yaşam sıcaklık aralığın var mı? Benim 21-23.
– Şimdiye kadar kaç kişiye “ben seni çok yanlış tanımışım” dedin?
– Çocuksu ve çocukça arasında bir fark sezebiliyor musun?
– Çocukları iki sınıfa ayırsan bu nasıl olurdu? Benim gibi iletişim kurabildiklerim – kuramadıklarım şeklinde olur muydu?
– “What if no one goes for blonde?” sorusunu daha önce duydun mu?
– Yabancı müzik dinlerken ses sahibinin tipini hiç gözünün önüne getirmeye çalışır mısın? Ben mesela nedense Morcheeba – Otherwise kadını beyaz görünce çok şaşırmıştım.
– Instagram’da herkesin sırıtıyor olmasından rahatsız oluyor musun?
– Soru sormayı seviyor musun?
– Ait hissediyor musun?
– Daha çok kedi mi köpek mi?
– Köpekler rol yapıyor olabilir mi?
– Fazla tanımadığın birinin dinlediği müziğe kulak misafiri olup ona zevksiz der misin? Bunu diyen neden der?
– Yalnız tiyatroya gider misin?
– Whatsapp yazışmalarının sonuna hiç nokta koyar mısın?
– Gerçekçilikle karamsarlığı neden bağdaştırdık?
– “Artık televizyon karşısında uyuyakalsam; sonra biri görüp üzerimi örtüp yanıma kıvrılsa” yaşına geldin mi?
– Şu yaşadığım ömürden iki bilemedin üç tane daha var ama yine de uyuşukluğumu üzerimden atamıyorum diyor musun?
– Daha tecrübeli olduğunu düşünüyorsun ve bir an fark ediyorsun ki fikirleri tartışmaktansa dayatıyorsun. Utanır mısın?
– Özgürlüğünü satın almak için kaç yıl dayanabilirsin?
– İnsan kendisinden başka kimseyi değiştiremez diyorlar. Hak veriyor musun?
– İşte ve iş dışında aynı kişi misin?
– Bencillik uzun vadede mutsuz eder mi?

Bilmeden

Geçen haftadan biletimi almış, saatin 19:00 olmasıyla evden çıkarım diye hesap etmiştim. Harbiye’de, yine geçen seferki gibi, Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleşeceğinden artık ulaşımda yetişemezsem diye telaş etmeyecek, geçen sefer cesaret edemediğim yollardan çabucak giderek erkenden yerimi alacaktım.

Motor 5 dakikada bir kalkar, yaklaşık 7.5 dakikada karşıya geçer. Evden sahil normalde 8 dakika sürer ama istediğim şarkıyı bulamazsam sinirlenip adımlarımı yavaşlatır bulana kadar rahat edemem. Böyle sorun yaşamamış olacağım ki 19:20’de Beşiktaş’a varabildim. Geçen sefer dolmuşla aynı güzergahı takip eden ve çıkmak üzereyken yakaladığım Şişli otobüsüne atladığımda önce Barbaros trafiğine gireceğimizi hesap edememiş, tüm duraklardan onlarca insanın bize yoldaşlık edeceğini öngörememiştim. Hatta Osmanbey’den Şişli’ye sapacağından en iyi ihtimalle metro durağında inecektim. İndim.

O gün bugünkü gibi sadece soğuk değil bir de yağmurluydu. Harbiye durağına vardığımda hatırladığım oradaki park aslında gideceğim yere çıkmalıydı. Ama ya çıkmıyorsa dedim? Çıkmıyorsa gösteriye geç kalacaktım bu yüzden risk almadan ta Hilton’un oradan dolanmaya mecbur kaldım. Çıkışta fark ettim ki parkın bir kapısı gösteri merkezinin bitişiğindeki itfaiye merkezinin önüne çıkıyor. Bir dahaki sefere artık dedim.

Bir dahaki sefer, yani bugün, gerilmenin alemi yok diyerekten Harbiye dolmuşlarına bindim ve 15 dakikada geçen hafta riske giremediğim parkın girişine geldim. Rakım yükseldiğinden midir nedir burnum donuyordu ama son dakika kararıyla lahana gibi kat kat giyindiğime de içten içe seviniyordum. Meteoroloji günlerdir felaket kar kış olacak diye uyarıyor ya daha bir numara göremedik. Ancak Edirne’nin ayazına denk havalar, neyse.

Lütfü Kırdar önüne erken gelmenin haklı gururuyla seviniyorum. Önceki bilet gibi bu da İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası gösterisi içindi ancak ilginç şekilde insanlar yoktu. Baştan kapıyı karıştırdım sandım. Sonra gösteri saatini karıştırdım sandım. Son olarak da bugün değil miydi yoksa diye bir kerizlik hissine kapıldım. Olmamış şey değil çünkü ben böyle şeylerin adamıyım. Telefonu çıkarıp bilete bir baktım kocaman Haliç Kongre Merkezi yazıyor. Hmm diyorum Haliç. Hani Haliç yazıyorsa da kesin bu komşu binalardan biri Haliç olmalı çünkü ben bir haftadır o parktan aşağı inip erkenden geleceğimi kurguluyorum. Hafta içinde hayalen en az iki üç kez gelmişim yani ne demek Haliç burada değil. Yoksa da belirmeliydi. Belirmedi.

Eski zamanlarım olsa sinirden çatlar, iki saat kendime azar çeker; ya sen ne biçim adamsın şeklinde kendimi hor görürdüm. Zamanla kolaydan zora kabullendim: kusurlu çevremi, kusurlu tipimi, kusurlu kişiliğimi. Eskiden bana deseler ki insan kendisi kişiliğini de iyisiyle kötüsüye evladı gibi kabul etmeye mecburdur; zaten biricik olduğumuzu söyler buna zırvalık derdim. Artık görüyorum ki insan katman katmandır. Bunların tümünün tepesinde sanki kendi kalabalığından inzivaya çekilmiş de iyi idare etmenin yollarını düşünüyormuş gibi duran ben diğerinin düştüğü bu durumu affetti. Olsun dedi hepimiz hata yapıyoruz.

Dönecekken Cemal Reşit Rey’de birazdan başka bir etkinliğin başlayacağını gördüm. Bir türlü aklımda kalmayan o barok, klasik ve romantik dönemleri hiç değilse bir kılavuzla dinledim. Gecenin bana en önemli katkısı da Strauss’a valslerin kralı dendiğini öğrenmek ve şu parçayı dinlemekti: