Bilmeden

Geçen haftadan biletimi almış, saatin 19:00 olmasıyla evden çıkarım diye hesap etmiştim. Harbiye’de, yine geçen seferki gibi, Lütfü Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleşeceğinden artık ulaşımda yetişemezsem diye telaş etmeyecek, geçen sefer cesaret edemediğim yollardan çabucak giderek erkenden yerimi alacaktım.

Motor 5 dakikada bir kalkar, yaklaşık 7.5 dakikada karşıya geçer.  Evden sahil normalde 8 dakika sürer ama istediğim şarkıyı bulamazsam sinirlenip adımlarımı yavaşlatır bulana kadar rahat edemem. Böyle sorun yaşamamış olacağım ki 19:20’de Beşiktaş’a varabildim. Geçen sefer dolmuşla aynı güzergahı takip eden ve çıkmak üzereyken yakaladığım Şişli otobüsüne atladığımda önce Barbaros trafiğine gireceğimizi hesap edememiş, tüm duraklardan onlarca insanın bize yoldaşlık edeceğini öngörememiştim. Hatta Osmanbey’den Şişli’ye sapacağından en iyi ihtimalle metro durağında inecektim. İndim.

O gün bugünkü gibi sadece soğuk değil bir de yağmurluydu. Harbiye durağına vardığımda hatırladığım oradaki park aslında gideceğim yere çıkmalıydı. Ama ya çıkmıyorsa dedim? Çıkmıyorsa gösteriye geç kalacaktım bu yüzden risk almadan ta Hilton’un oradan dolanmaya mecbur kaldım. Çıkışta fark ettim ki parkın bir kapısı gösteri merkezinin bitişiğindeki itfaiye merkezinin önüne çıkıyor. Bir dahaki sefere artık dedim.

Bir dahaki sefer, yani bugün, gerilmenin alemi yok diyerekten Harbiye dolmuşlarına bindim ve 15 dakikada geçen hafta riske giremediğim parkın girişine geldim. Rakım yükseldiğinden midir nedir burnum donuyordu ama son dakika kararıyla lahana gibi kat kat giyindiğime de içten içe seviniyordum. Meteoroloji günlerdir felaket kar kış olacak diye uyarıyor ya daha bir numara göremedik. Ancak Edirne’nin ayazına denk havalar, neyse.

Lütfü Kırdar önüne erken gelmenin haklı gururuyla seviniyorum. Önceki bilet gibi bu da İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası gösterisi içindi ancak ilginç şekilde insanlar yoktu. Baştan kapıyı karıştırdım sandım. Sonra gösteri saatini karıştırdım sandım. Son olarak da bugün değil miydi yoksa diye bir kerizlik hissine kapıldım. Olmamış şey değil çünkü ben böyle şeylerin adamıyım. Telefonu çıkarıp bilete bir baktım kocaman Haliç Kongre Merkezi yazıyor. Hmm diyorum Haliç. Hani Haliç yazıyorsa da kesin bu komşu binalardan biri Haliç olmalı çünkü ben bir haftadır o parktan aşağı inip erkenden geleceğimi kurguluyorum. Hafta içinde hayalen en az iki üç kez gelmişim yani ne demek Haliç burada değil. Yoksa da belirmeliydi. Belirmedi.

Eski zamanlarım olsa sinirden çatlar, iki saat kendime azar çeker; ya sen ne biçim adamsın şeklinde kendimi hor görürdüm. Zamanla kolaydan zora kabullendim: kusurlu çevremi, kusurlu tipimi, kusurlu kişiliğimi. Eskiden bana deseler ki insan kendisi kişiliğini de iyisiyle kötüsüye evladı gibi kabul etmeye mecburdur; zaten biricik olduğumuzu söyler buna zırvalık derdim. Artık görüyorum ki insan katman katmandır. Bunların tümünün tepesinde sanki kendi kalabalığından inzivaya çekilmiş de iyi idare etmenin yollarını düşünüyormuş gibi duran ben diğerinin düştüğü bu durumu affetti. Olsun dedi hepimiz hata yapıyoruz.

Dönecekken Cemal Reşit Rey’de birazdan başka bir etkinliğin başlayacağını gördüm. Bir türlü aklımda kalmayan o barok, klasik ve romantik dönemleri hiç değilse bir kılavuzla dinledim. Gecenin bana en önemli katkısı da Strauss’a valslerin kralı dendiğini öğrenmek ve şu parçayı dinlemekti: